|
ecidal .wrote:
Herkes mutlu olmak istiyor, hayatında her şeyin yolunda ve iyi gitmesini istiyor. Aslında mutlu olmak insanın kendi elinde… İçinde yaşadığı olumsuz şartlara rağmen insan mutlu olabilir. Peki nasıl mutlu olur insan? Nerede bulur mutluluğu? Bakın çağımızın manevi sahibi Bediüzzaman Said Nursi tüm bunalımların (ümitsizlik, korku, kaygıları, şüphe, evham.. vb.) sebebi olarak “iman zayıflığı”nı söylüyor. Allah’a iman etmedeki yetersizlik ve eksiklik, manevi buhranların başlıca sebebi olarak karşımıza çıkıyor. Bediüzzaman, hastalığın teşhisini koyduğu gibi, reçetesini de sunuyor insanlığa… Örneğin diyor ki; “Hayatın zevkini ve lezzetini isterseniz, hayatınızı iman ile ziynetlendiriniz, farzları işlemekle günahlardan muhafaza ediniz.” İman, mutluluğun gerçek sahibiyle kurulan bir rabıta. Allah’a iman, manevi hastalıkların en temel ilacını sunuyor biz insanlara. İman bir anahtar oluyor ve kainatın kapılarını açıyor insana. Sultan oluyor insan. Korkularından emin oluyor. Dünya yükünün altında ezilmiyor insan. Çünkü biliyor Allah, kulunun sesini duyuyor. İhtiyacını gideriyor, en zor anlarında ona sabır ihsan ediyor. İnsanın en acı zamanı herhalde sevdiği bir insanın ölmesidir. O zor anlarda bile Allah kuluna dayanma gücü veriyor. İnsan biliyor; “Bu hayat sonsuz değil. Sevdiğimiz bize Allah’ın bir emaneti. Allah bu emanetini bizden alıyor. Onunla inşallah ahirette birbirine kavuşacak.” Hem insan biliyor ki bu dünyada çektiği sıkıntılar onun öbür dünyada şahitleri. Şahitler olmadan dava kazanılır mı? İnsan sıkıntılarına, hastalıklarına sabrederse mükafatı çok büyük oluyor. En önemli nokta da bu sıkıntılar bittikten sonra insanın hayatında daha keyifli günler başlayabiliyor. Mutlu bir hayat için kişi öncelikle kendisiyle dost olmalı ve kendini tanımalı. Yaptığı hatalar için kendini tüketmek yerine, bu hatalarından ders almalı. Her hatayı, kendini başarıya iyiye götüren bir tecrübe olarak görmeli. Gün içinde kendine az bir zaman da olsa ayırmalı. Ev hanımı bile olsa kendinin hoşlandığı faaliyetlere katılmalı, arkadaşlarıyla sıkça görüşmeli. Birisi sizi kırdığında bunu içinizde biriktirmeyin, anında duygularınızı söyleyin. Hayatınızın her anında olumlu düşünmeye çalışın. Unutmayın, “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Hayırlı Cumalar Allah’a emanet olunuz.
1 day ago
|
|
|
ecidal .wrote:
Allâh’ı zikir, en büyük ibâdettir
Mü’minler girip çıktıkları, oturup kalktıkları her mekânda zikirle meşgul olabilir, hatta olmalıdırlar. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Kim bir yere oturur ve orada Allâh’ı zikretmezse, Allah’tan ona bir noksanlık vardır. Kim bir yere yatar, orada Allâh’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır. Kim bir müddet yürür ve bu esnada Allâh’ı zikretmezse, ona Allah’tan bir noksanlık vardır.”(1) Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) bu ikazlarıyla, Allâh’ın zikrini kalbine-letâifine vird edinmeyen, bulunduğu mekânı ve zamanı onunla tenvîr etmeyen kimselerin, Allah tarafından rahmet, feyz ve bereket noksanlığına uğratılacağını haber vermektedir. Çok büyük bir ibâdet olan zikri, sadece dil ile yapmak kâfi değildir. Aslolan, kalbin ve sair letâifin zikridir. İnsan iki türlü zikreder: 1. Kendi irâdesiyle, şuurlu olarak, 2. İrâde dışı, yani gayr-i irâdî olarak… İnsan, yaptığı bu ikinci kısım zikirden haberdar değildir. Her bir a‘zânın, hatta vücudumuzda bulunan her bir zerrenin, her an ihtiyaçları için Cenâb-ı Hakk’ı zikredip, ondan ihtiyaçlarını istemesi gibi… Meselâ gözün görmek, kulağın işitmek için ihtiyaçlarını Allâh’a arz etmesi… Demek ki insan, irâdî olarak Rabb’ini zikretmese de vücudu ondan uzak kalamıyor, zikrini muntazaman yapıyor. Fakat bu zikirler irâde dışı olduğu için, sahibine bir şey kazandırmıyor. Hulâsa, zikirden daha büyük bir şey yoktur. “(Habîbim!) Sana vahy olunan kitabı oku. Namazı da dosdoğru kıl! Çünkü namaz, edepsizlikten, akıl ve şerîata uymayan her şeyden alıkoyar. Allâh’ı zikretmek ise, en büyük (ibâdet)tir. Ne yaparsanız Allah bilir.”(2) âyet-i celilesi, bu hakikati beyan etmektedir. Rahmeti, ihsânı, lûtuf ve keremi sonsuz ve her an dâim olan Rabb‘imizin zikrinden uzak yaşanan bir hayat, mânâsız olduğu gibi, insanı tatminsizliğe götürür. Bütün sıkıntı, stres ve sapıklıkların temelinde ise, kalb huzûrsuzluğu-tatminsizliği vardır; kalbin tatmini, huzûr ve sükûnu ise, ancak Allâh’ı zikirle mümkündür. ALLAH A EMANET OLUN SELAM VE DUA ILE
Oct. 30
|
|
|
ecidal .wrote:
Allah'a iman Bütün İnancın Temelidir Şüphesiz ki, Allah'a, taat ve ibadete layık, kahhar, muhtar, yüce varlığa iman; dinin ruhu ve özüdür. Aynı zamanda Allah'ın Kitabı'nın ve Resûlü'nün (s.a.s.) sünnetinin belirttiği gibi İslâm'ın ruhu, bütün inancın temelidir. Kur'an-ı Kerim, imanın rüknü ve ona bağlı konulardan bahsederken, şu ayette olduğu gibi, O'na imanı bunların ilki ve temeli olarak ortaya koyar: "Peygamber ve müminler, O'na Rabbinden indirilene inanırlar. Yine hepsi Allah'a, ahiret gününe, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inanırlar.(Bakara,285)Diğer bir ayette ise: "...Lakin iyi olan (el-birr), Allah'a ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanan kimsedir.-(Bakara, 177)Başka bir ayet şöyledir: "Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin (imanınızda sabit olun). Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz derin bir sapıklığa dalmıştır." (Nisa, 136) Allah Resûlü de meşhur Cibril hadisinde, kendisine iman hakkında sorulduğunda şöyle demektedir: "İman, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerre inanmaktır." Asıl olan Allah'a imandır. Akaidin diğer kısımları buna izafe edilmiş, buna bağlanmıştır. Allah'a iman ettikten sonra, sırasıyla, meleklerine, kitaplarına, resullerine, dirilmeye, hesap vermeye, kaza ve kaderin O'ndan geldiğine iman edilir. Bütün bunlara iman etmek, Allah'a iman etmenin bir parçasıdır, akide bunun üzerine bina edilmiştir. Resûle iman, ancak O'nu gönderene imandan sonra tasavvur edilebilir. Ceza ve hesaba iman da ancak cezalandıran ve hesaba çekene imandan sonra mümkündür. Allah'a iman doğal olarak, onun varlığına ve rububiyet ve uluhiyetinde vahdaniyetine, esmâ-i hüsnâsına, kendisinin layık olduğu sıfatlarla sıfatlanması ve bütün eksikliklerden uzak olduğuna imanı beraberinde getirir. Bizim için Allah'ın varlığı kesinlikle şüphe bulunmayan bir hakikattir. Daha da öte, hakikatların en aşikâr olanıdır. Buna sağlıklı bünyeler tanıklık etmektedir. Olgun akıllar buna yönelmektedir. İlimde rüsuh (derinlikli bilgi) sahibi olanlar iç ve dış dünyalarında gördükleri dehşetengiz ibda, düzen, takdir ve hidayetten dolayı bu görüşü desteklemektedirler. Eğer bu büyük hakikat, bazı insanlara gizli kalmışsa, bu; denildiği gibi, varlığının ve gizliliğinin şiddetinden dolayıdır. İnsanlığın ortak olduğu fıtratı reddedip, aklın ve mantığın yoluna direnenler, Allah'ı inkar ederek tevhidin dışına çıkmış kişilerdir. HAYIRLI CUMALAR SELAM VE DUA ILE ALLAH A EMANET OLUN
Oct. 15
|